Cuma, Şubat 08, 2008

ACI SÖZLER

1.
kimi aramadım ve kimi sormadıysam
intikamını aldı fazlasıyla
söz oyunlarında engelli bir koşunun
sütçü beygiriyde bazı dostlarım
köylü kurnazlığıyla takas ettiler bütün değirimi

2.
Cılız kökleriyle tutunuyor aşk içimize
Yalnızlık kendi kılığımıza bürünüyor
Uykularımıza yağan sessiz kar
Düşlerinde yuvarlanıyoruz
İsyanlarımız böyle büyüyor

3.
ilacın içindeki acı dindiriyor acıyı
öteki tatlarla avunuyoruz.

4.
yalnızlığın çapı yedialtmışbeş
kendine dönük namlu gibi
yaşar insan silik bir anıyı
kalbi kırıldığında
kardeşlerinin attığı kuyuda

5.
benzini sarartıp safranlarla
sana yeniden mektuplar yazsam
salıverilsem de özgürlüğe
unutmadan ve gözardı etmeden
beklediğinin yalan olmadığını

6.
çarmıh çivisi gibi paslı
vedalarla sükunet verdiğini gör
bıkıp usanmadan susarak

7.
/Kendini dev aynasında gören bütün pezevenklere!/

kocamandı sarıldığınız herşey
ünvanlarınız ve iddianız mesela
cüsseli şöhretlerden cübbeler giydiniz
iri kıyım boynuzlarınızla hasımlarınızı ezdiniz
anlaşıldı en büyük sizsiniz

“oğlum osman boyundan büyük laflara kalkışma”
kulak ver babana...
8.
/Delikanlı kontenjanına yedekten kayıtlı kancıklara!/

asaletiniz onaylanmamıştı henüz
yine de vekaleten posta koydunuz
kesekağıdı davanızda üfürükten naralar atarak
malınız gibi yediniz ya hakkımızı
sonra kafa tuttunuz ya utanmadan
gaspettiğiniz lokmamız geveleniyordu
müfteri ağzınızda tam o sırada

alacağınıza gemisini kurtaran kaptan
vereceğinize alışık donlu tayfasınız
kahramanlığınız
nalıncı keserinden yontulan bir hikayedir
evet kan delirir adalet söz konusu olduğunda
kan delidir her delikanlıda
hak markalı bir sakızı asla çiğnemez çünkü
orospular bile delikanlı kılığında

ister kulu tanık tutalım
isterseniz tanrı şahit
ne kanıtlanacaksa işte meydan...

(to be continued)

Çarşamba, Ocak 02, 2008

MUHTIRA

1.
/Bir fotoğrafın göstergebilimsel yorumu/

fotomontaj desem yeridir
bu eski fotoğrafta sen yoktun
ben kendine örülen bir duvardım
yalnızca biraz önce terkedilmiş
kahvaltı masası duruyordu bu karede
ikimiz nasıl bir araya gelebilirdik
olsa olsa fotoşop hilesi
yoksa hayal etmek bile zordu.

Hayatımızı rütuşladık
Hatalarımızı da sildik ne olacaksa
Unuttuk hoşumuza gitmeyen isimleri

İskambil falında aradığın kupa kızı göz kırparsa
Veya forum sitesinde karşılaştığın eski sevgilin
Halen sevgilinse elinde olmayan nedenlerden
aşk kolajdır desem yeridir
şiir diye dizilen kelimelerden

ister şerhedilsin isterse röntgenli psikanaliz
İçi gözükmez kırılan bir kalbin

2.
/içimizdeki anarşiye kim dur diyecek/

kavgalar çıktı kırıp döktük içimizi
lakin soğumadı öfkemiz
daima zemheri hep şubat
gün ne zaman dönecek belli değil

nisan ne zaman gelecek
huysuzlanacak ülkenin koruyucu melekleri
uykumuz ortasından ikiye bölünecek
kendini hatırlatacak unuttuğumuz herşey
hafızamız asla yanılmayacak

hayata bugün baktığımız yerden başlamadık
farklı şeyler isterdik bilseydik
sözgelimi annemizin bir güvercin olmasını

kurugürültü bunlar hayat ne kadar gerçek oysa
kabul etmiyor en masum hayalleri bile

ister küfredilsin isterse molotof kokteyli
içimizdeki isyana kim dur diyecek...

Pazar, Şubat 25, 2007

Parantezin İçindekiler (EMİN AKDAMAR) Hazırlayan Halim Şafak

Güzel Ayrılık

biliyoruz ki talihimiz de kör
ve sonu belli
yolculuğu devam eden hayatlarımızın
Emin Akdamar

Hayatın anlamının peşine düşenler vardır. Bu tür bir arayışın sonu ya bitip tükenmeyen bir bunalım ve bunun bir sonucu olarak nihilizm ya da mistisizm kaçınılmaz seçeneklerdir. Hayatın anlamını ararken karşılaştığımız kaos en ürkütücü karmaşalardan birini yaşamamıza yol açar. Sistemli bir şekilde kurtuluş yolu öneren her düşünce, kendince oluşturduğu farklı anlamlar sunar bize. Bu yüzden olsa gerek hayatın anlamını bir kara delik gibi yutarak anlamsızlaştıran kaos karşısında sığınak olarak kendimize korunabileceğimiz bir yerler ararız.

Halbuki hayatın anlamı, ne onu anlamsız kılan karmaşa, ne ideolojiler ne de dinlerdir. Hayatın en yalın anlamı, onu anlamlı kılan herşeydir. Ağlamak, gülmek, acı çekmek, haz duymak, isyan etmek, bağlanmak, sevmek, acıkmak, sevişmek ve yaşadığımız, yaşamayı, denemeyi arzu ettiğimiz, zamanının gelmesini ya da sırasını beklediğimiz ne varsa odur. Yaşıyor olmaktır hayatın anlamı.

Bir çoğumuz, sanki diğer herşey bu anlamlı cümleyi oluşturan kelimeler, hayat denilen hikayeyi oluşturan cümleler değilmiş gibi davranırız yaşadıklarımıza. Çünkü vurgu ve önem sıralamaları daima görecedir. Kimine göre hayatın anlamı para kazanmaktır, kimine göre başarı, siyaset, aşk, meslek, kadın, erkek, çoluk çocuk, aile, özgürlük, inanç, zevk vb. Bazıları içinse yazmak...

Hayatımızı anlamlı kılan şey, bilincimizin ve bilinçaltımızın, hatta alt üst olan bilincimizin tamamen dışında bir yerin ortaklaşa karar verdiği veya dürtülerimizden herhangi birinin tek başına seçtiği bir şeydir. Hikayemizin ana fikri, cümlemizin anlamı, kelimelerimizin lügat karşılığı bu seçimdir. Bir anlam varsa, bir anafikir varsa, anlatılmak istenen bir meram olduğunu gözden uzak tutmamak gerek. Çünkü bizi birbirimiz karşısında ötekileştiren meramımızdır. Yazmak çoğu zaman anlatmak istediklerimizin dile gelmesi için tek yoldur. Aynı zamanda ötekileri anlamakla ilgili kaygıların ve çabaların tek yolu da yazmak kadar okumak...

Yazanın hayatı bir ‘imge’ olmaya mahkumdur. Çünkü yazmak, çaresizliğin sarmal kaydırağıyla varoluşunun derinliklerindeki kuyuya götürür insanı. Dehşete kapılmak da eğlenmek de mümkün. Çözüm arayışımız doyurucu sonuçlar vermekten uzak. Hiçbir sevincin yetmediği, hiçbir hazzın tamamen tatmin etmediği, hiçbir servetin doyuramadığı ruhumuz ve benliğimiz, sürekli kendi yarasını kaşıyarak, daima hırslarımızı diri tutan, açlığımızı kamçılayan asitler salgılayarak, hayat karşısında rıza göstereceğimiz noktaya ulaşmamızı engelleyip duruyor. Aslına bakılırsa adına ömür dediğimiz süre de bize yetmiyor.

Yazmak... Yazmak da asla yetmiyor. Bir cümle daha, bir dize daha, bir dize daha, bir hikaye, bir şiir daha, bir kitap bir kitap daha... Her biri kendi kendini nesheden düşünceler, birbirini sürekli alaşağı ederek yeniden ifade edilmek zorunda kalınan duygularla yazıyor, yazıyor, yazıyoruz.

Yazabileceğimin en iyisini yazabilmiş olsaydım, sonrasında kalemi bir daha asla elime almazdım. Bartleby ve şürekasına baktığımda biraz da bunu görüyorum. Daha iyisini yapamayacak olduktan sonra devam etmenin ne ‘anlamı’ kalır. Anlamı tükenen şey doğal olarak bitmiş demektir. Sonuna gelmiş sonlanmış demektir. Perdede ‘son’ yazdıktan sonra bir filmden ne beklenir. Tıpkı hayat gibi...

Oysa henüz maceramı bitiremedim. Her defasında anlamı erozyona uğrayan bir çabayı sürdürüp duruyorum. Ölene kadar yazacak mıyım? Ölene kadar üzerine çıkamayacağım bir eser ortaya koyamayacak mıyım? Bilemiyorum. Bu bilgisizlik, bu derin cehalet ve güvensizlik, yazının hayatımda kapladığı koskoca alana, taşıdığı anlama keskin darbeler vuruyor. Bartleby ve şürekasına katılma arzusuyla, hali hazırda sürüp giden meramımı anlatabilme derdimin arasındaki uzay boşluğunda asılı kaldığımı hissediyor, tercihimi ne yönde yapacağıma bir türlü karar veremiyorum.

İçine düştüğüm bu alacakaranlığın elbette nedenleri var. Başta bütün dedikoduları, entrikaları, yıkılası putları ve işleyişiyle edebiyat dünyası. Her biri kendi dar dünyasını bir ortaçağ şatosuna dönüştüren dergiler, yayınevleri ve onların derebeyleri, iktidarlar, otoriteler, editörler, şairler, yazarlar, eleştirmenler... Bir kısmı arkadaşlarım... Ve bu hengamede kendi varlığıyla iğrapta mahalli olan veya olması için didinip duran herkes... Bu manzaraya baktığım yıllar boyunca, durmak bilmeyen bir duvar saatinin sarkacı gibi yazmak ya da yazmamak arasında salınıp duruyorum.

Tüm bunları aylardır yoğun bir biçimde düşünmemin, bir yol ayrımına geldiğimi hissetmemin en büyük nedeni; ölene kadar yazma macerasını sürdüren, buna rağmen hayattan yazmakla ilgili beklentilerinin hiçbirini elde edemeden, meramını henüz anlatamadan bu düyadan göçüp giden Emin Akdamar’ın şairlik macerasıdır.
***
John Berger’in ‘Fotokopiler’ adlı kitabında, Abidin Dino’nun ölüm haberini alışını konu edinen yazısını okuduğumda, etkilenmiş ve düşünmüştüm. Hayatımıza ne çok insan giriyor. Kimi kısa bir zamanda kolayca anımsanmayacak silik silüetlere dönüşerek kayboluyor. Bazıları uzun yıllar boyunca bizi biz yapan insanlar olarak yanıbaşımızda bizimle birlikte yaşıyor. Bazıları var ki, onlar hep yanımızda yöremizde yaşadıkları, bilerek veya bilmeyerek yaşamımızda çok önemli bir yere sahip oldukları halde, onların içimizde kapladığı yeri ancak şu ya da bu şekilde kaybettiğimizde anlayabiliyoruz.

Tanıdığımız her insanı tanıştığımız ilk anla birlikte hatırlamayız genelde. Üzerinden yıllar geçtikçe ilk günkü detaylar yavaş yavaş kaybolur. Emin Akdamar ilk tanıştığım anı unutmadığım ender insanlardan biriydi. Zaman içinde elbette farklı boyutlar kazandı arkadaşlığımız. Yalnızca edebiyat ortamında değil, gündelik hayatın, özellikle ticari hayatın içinde insanlarla diyaloglarına da tanık oldum. Sanatla ve insani değerlerle uzaktan yakınadn ilgisi olmayan bir kurtlar sofrasında maişet kaygısıyla verdiği mücadeleye de. Her şeyin, genetiğin bile ekonomiyle yoğrulduğu bir şehirde, Emin Akdamar’ın durduğu yerde şair olarak kalabilmenin herkesin harcı olmadığını adım gibi biliyorum. Son iki üç yıl içerisinde, hasbelkader başbaşa sohbetlerimizde, Emin Akdamar’la ilgili beni en çok şaşırtan şey onun şair ve insan yanını korumak için geliştirdiği zırhı keşfetmek olmuştu. Bu zırhı çıkarıp (yoksa son yıllarda değişmiş miydi?) bir yana bıraktığında nasıl bir insan olduğunu öğrenebildiğim için kendimi şanslı hissediyorum.

Ölümün taşıdığı anlam, yaşadığımız hayatı anlamsız kıldığından olsa gerek çok yıkıcı. Fakat ancak ölümle ayrılacak kadar çok sevdiğimiz insanlar varsa, ölümden daha güzel bir ayrılık düşünemiyorum. Şayet ölene kadar bir imgeyi anlatmaya çalışmak ve yazmak bir meziyetse Emin Akdamar’ın şairliğini teslim etmek boynumuzun borcudur.

Düşündükçe bir çok anı da, aradan sızıp dile gelmek için zorlamıyor değil. Fakat;
“anlatmamayı yeğlerim.”

mustafa ibakorkmaz

Parantezin İçindekiler

copyright ©2005 by mustafa ibakorkmaz